ASİF HACILI
Asif Abbas oğlu Hacıyev (Асиф Аббас оглы Гаджиев)

Erol Cihangir

 
 
Rus Edebiyatında Kur'an-ı Kerim
Erol Cihangir
Hinterlandında barındırdığı İslâm dünyasıyla, yüzyıllar­dır birarada yaşayan, bir yanıyla Rus tarihiyle paralel bir tarihi ve toplumsal kaderi paylaşan müslüman, İslam ve Kuran Rus­ların nazarında ne anlam ifade ediyordu? Rus coğrafyasında Türk ve müslüman halklar hariç tutulduğunda, İslâm ve Kur'an-ı Kerim'in nasıl algılandığı, algılandıysa bunun Rus zihin harita­sında nasıl ve ne şekilde tezahür ettiği memleketimizde üzerinde' hemen hemen hiç durulmayan konulardan birisi olmuştur. Oysa diğer yanda Batı dünyasıyla konuyla ilgili olarak iyi kötü bir lite­ratür oluştuğu dikkâte alındığında, konunun Rusya tarafının bu şekilde boş kalması da ayrıca dikkât çekici bir husustur. Sözün gelişi Batıda İslâmı seçen (ihtida etmiş) bazı kimselerle, İslâmı olumlayan bir takım çalışmalar özellikle memleketimizde uzun süreli gündem oluştururken, aynı şeyin Hindistanda bir Budistin, Lübnanda bir Maruninin, Rusyada bir Ortodoksun ihtida etmesi veya islâm hakkında iyi şeyler söylemiş olmasının pek bir anlam ifade etmemesi ve bunun da bir açıklamasının olmaması da ger­çekten düşünmeye değer bir başka husustur. Kanaatimizce bu­nun izahı, Batı karşısında yenilen İslâm'ın Batının üstünlüğünü peşin peşin kabullenmekten kaynaklanan Batı tarafından takdir edilmekle, kendi varlık alanının meşrulaşacağı zehabıyla, kendi­ni şuuraltında inandırma çabasıdır. Bu zehaptan (aynı psikoloji) hareketle, islâma geçen birinin veya İslâmın olumlanması üzerinden, kendinin (İslâm) Batıdan bir alınmış rövanş duygusuy­la tatmin olma, üçüncüsü en iyi niyetli bir yaklaşımla, Batının İslâmı olumlaması yahut ihtida edenin İslâmla şereflenmesi değil, İslâmın şereflenmesi gibi sakat ve çarpık bir ruh halinin tezahürü olarak algılanmasıdır. Pek tabii olarak anlaşılacağı üzere, bütün bu şuuraltında yatan psikolojik tepkilerin temelinde Batının ik­tisadi, siyasi, teknik ve kültürel yönden geliştirdiği hakim ideo­lojiyi, mağluplar dünyasına dikte ettirmesi, İslâm dünyasının da bu yenilgiyle beraber, Batının üstünlüğünü kabul etmesi gerçe­ği yatmaktadır. Nitekim uzun yıllardan beri Batının "gelişmiş", Doğunun "geri kalmışlığı" tezinin son yıllarda özellikle ülkemiz­de Batıyla olan ilişkilerde adı sık sık telaffuz edilen "medeniyet­ler buluşması", "dinlerarası diyalog" gibi bir takım yeni temalarla geliştirilerek, bu yönde bir takım polemiklere yol açan çabalara girişilmesi Avrupa-merkezci tarihin başarısı karşısında, yenilgiyi kabullenme, varlığını devam ettirmede Batının inayetine sığma­ma psikozunun sadece bir boyutunu teşkil eder.
Konu İslâm ve İslâm dünyası olduğunda, İslâm dünyasının önemli bir tarihi boyutunu hristiyan (Katolik)-İslâm ilişkileri oluştururken, diğer yarısını da İslâm-Ortodoks (Rus) oluşturdu­ğu dikkate alındığında tabii olarak Rusların islâm algısı daha da bir önem kazanır. Ancak, bu Ortodoks-Rus unsuru bugüne kadar gözardı edilmiştir.
Başlangıçta pagan bir kültür ve inanca sahip olan doğu slavla- rının (Ruslar) İslâmla olan ilk temasları, Hazar İmparatorluğun­dan başlamak üzere (7. ve Ю.уу) Bolgar Hanlığı, ardılı Altınordu, Kazan hanlığı ve Timur-Moğol istilâ devirlerinde başlar. Özellik­le Gümüş Bolgar devleti zamanında İslâm-Ortodoks (Türk-Rus) ilişkileri o kadar derinleşir ki, ünlü Arap seyyahı İbn-i Fazlan 921de İdil boyuna yaptığı seyahat intihalarında o havalide yaşa­yan kabile ve halkların birbiri içine girmiş hallerinden bahseder­ken; "Türk mü, slav mı oldukları güçlükle anlaşılır" diyecektir.
Doğu slavlarınm dönemin sosyal, siyasi ve askeri yönden güçlü devleti Bizansla kuracağı münasebetler, Bizans açısından doğudan gelen bozkırlı-İslâm kavimlerinin engellenmesinde bir bariyer oluşturacağı gibi, doğu slavları açısından da aynı şekilde birinci dereceden yüzyüze gelecekleri bu bozkır gücü karşısında eriyip yok olmamak için kendilerine hami olacak güçlü bir dev­letin hinterlandına girmekle, Rusların ortodoks inancı benimse­melerinde belirleyici siyasi bir tercih olur. İlginç olan, Ruslar ve Rus devleti için olduğu kadar, Rus milli kimliğinin teşekkülünde ve daha sonraları devletin uluslararası ilişkilerinde bu inanç sis­temi (Ortodoksluk) belirleyici en önemli unsur olmaya devam edecektir.1
Bizans vasıtasıyla hıristiyanlığı (ortodoks) kabûl eden doğu Slavların (Ruslar), İslama bakış biçimleri 3. İvan (Korkunç İvan) dönemine kadar bilinen Batılı haçlı zihniyetinden farklı değildir. Rusyanın imparatorluk idealinin gerçekleşmesinde Batı yolunun kapalı olması karşısında, yönünü doğuya çevirmesi, Rusyanın belli bir ölçüde islâm dünyasının içine girmesi, kendine yabancı olan bu dünyayı tanımak zorunda bırakacaktır. Keza bu tanıma­da Kiev Rusyasının Osmanlı-Kırım ve İran'la kurduğu diploma­tik ilişkilerin de rolü vardır. Bu dönemde müslüman-Türk doğu­sunun önemli bir kısmının (I.Petro ve II. Katerina dönemi) Rus egemenliği altına girmesi, Rusyayı ister istemez kendini bir islâm ülkesi olarak görmesini de gerekli kılmış ve ister istemez bu dün­yayı tanımaya ve tanımlamaya yöneltmiştir. Bu dünyanın en bariz hususiyeti ise, bozkır hayat tarzı ile, inanılan Kuran ve islâmdır.
Kuran ilk olarak (bazı bölümleri) 12.yy başlarında İspanya'da latinceye tercümesiyle başlayan çalışmalar, Rusya'ya oldukça geç bir zamanda intikal ederek Fransızca baskısından 1647'de ilk defa tercüme edilir. Özellikle Kazan Hanlığının yıkılması­na müteakip Orta-Asya yolunun açılması, başlarda ağır cezalar gerektiren (önce İdil boyu, daha sonra tedrici olarak Türkistan Müslüman Türkler) zorla din değiştirme çabaları, II.Katerina döneminde taktik bir değişikliğe gidilerek, müslüman halkların merkezi Rus devleti tarafından nasıl "yönetilebileceği" üzerine yoğunlaşır. Rus oryantalizminin öncülüğünde başlatılan bu ha­reket sonucunda, daha önce hrısitiyanlaşmış müslüman-Türk oryantalistler tarafından Kur'an basan matbaalar kurulur ve dini eğitim serbest bırakılır.
 
 
[1]Konu hakkında daha teferruatlı malûmat için, Bknz., George Vernadsky, Rusya Tarihi, 2009, İst.
 
 
Gerek oryantalist çalışmalar, gerekse sömürge idaresinde (merkezden uzakta) çalışan Rus misyonunun müslüman-Türk toplumu arasında geçen uzun mesai yılları, zaman içinde resmi misyondan ayrılarak, Rus fikir, tarih ve kültür hayatında derin izler bırakacak, yeni bir estetik üslûp ve retorik geliştirecek bir vadiye girer. Rus edebiyat ve toplumsal düşünce tarihinde olduğu kadar, dünya edebiyatında da haklı bir üne sahip olan Nikitin, Tütçev, Perestvetov, Leontiev'den başlayıp, Puşkin, Tolstoy, Dos- toyevski, Lemantov, Gogol, Goncorov, Ahmatova, Turbetski ve Gumilyev'le zirveye ulaşan bu isimler üzerinde islâm ve Kur'an-ı Kerim bariz bir tesir bırakır.
Kendilerini üne kavuşturan pek çok şiir, deneme, araştır­ma ve benzeri edebiyat mahsullerinde Kuran ayetlerini ve Hz. Muhammed'in hayatını şiirleştiren, hadisleri prolog olarak kulla­narak zaman zaman İslâmın ve müslüman hayatının içine giren, kimi zaman kıyısında kalan Rus entellektüel hareketi, sonuç ola­rak geçmişte olduğu gibi, günümüz Rusyasının ortodoks olduğu kadar, aynı zamanda Türk ve müslüman Rus kimliğinin şekillen­mesini de sağlayacaktır.
Rusya'da din ile siyaset atbaşı gider. İslâm ve İslâm dünyasıyla ilgili motifler, özellikle Kiev sonrası Moskova Rusyasının impa­ratorluk yoluna girmesiyle; Türk-İslâm, Rusya-Doğu bağlamında olduğu kadar, Batıyla olan ilişkilerde daima bir arkaplan ve doğu­lu bir fon olarak yeralır.
 
Rus edebiyatına îslâm motiflerinin girmesi, Batıda olduğu gibi, doğunun ve islâmın oryantalist bir anlayıştan hareketle, doğuyu tanımlama ve yorumlama, hatta dönüştürme çabası yö­nünde İslâm dünyasının merkezlerinden Medine, Kudüs, İstan­bul, Kahire ve Tahran, Kırım ve Kafkasyaya yapılan seyahatler, yahut askeri seferler bu çabalara önemli ölçüde malzeme sağlar. Rus keşfiyatında öncü isimlerden biri olan Afanasi Nikitin'in "Üç Denizin Ardına Seyahati" bu çabaların ilk örneklerindendir.
18.         yy'a            gelindiğinde İslâm, Rus kamuoyu ve fikir hayatında daha ciddi bir olgu olarak karşımıza çıkar. Zira, Batının sömür­gecilikte atağa geçtiği bu dönemin en önemli hedeflerinden biri, İslâm Ortadoğusu olduğu kadar, aynı zamanda İslâm Orta As- yasıdır. Daha önce Ruslar tarafından radikal bir redde dayanan İslâm olgusu, zamanla Rus sanatkâr ve mütefekkirleri tarafın­dan daha mutedil bir yaklaşıma ve onu anlamaya yönelecektir. Sözün gelişi önceleri keskin bir İslâm karşıtı olan Leontiyev, bu dönemden sonra Türkleri (müslüman) Ortodoksluğun hamisi olarak görmekle, şöyle diyecektir; "Türkiye'de (Osmanlı) yaşarken korkunç bir şeyi keşfettim...Doğuda Ortodoksluk ve Slavlıkla ilgili pek çok şey, sadece Türkler sayesinde ayakta kalabilmiştir. Türkle­rin önleyici koruması olmasaydı, liberal Avrupanın yıkıcı etkileri üzerimizde daha derin etki bırakırdı" (s,43)
19.                      ve 20.yyda klâsik haç-hilâl söyleminden ayrılan Puşkin, Tolstoy, Bunin, Helebnikov gibi tanınmış Rus entelektüelleri, islâmı içselleştirerek, ona Rus usulü bir yorum getirmeye ve Rus toplumu adına ondan bazı çıkarımlara ulaşmaya çalışırlar. Mesa- la, Puşkin için Kuran, Muhammed (s.a) ve İslâm bir ilham kay­nağıdır. Puşkin Kur'ana duyduğu hayranlığı, "Kuran Taklitleri" (Fatiha, El-Müdessir, El-Kadr, El-İnşirah sureleri gibi) adıyla bir dizi şiirle ifade ederken, Gogol, İslâm medeniyetinin fetihlerle parlayan bir mucize olduğunu dile getirir.
Rus edebiyat ve fikir hayatında İslâm, peygamberin (Hz. Mu- hammed) hayatı, Kuran ve müslümanların (özellikle de Türkle­rin) hayat tarzı hiç kuşkusuz Tolstoy, Dostoyevski ve Lermantov için ayrı bir anlamı vardır. Bu ayrıcalığı meselâ, ünlü şair Ler­mantov, yakından tanıdığı Kırım müslüman Tatar hayatını doğ­rudan şiirlerine yansıtırken, subay arkadaşlarıyla özel bir "müs- lüman-doğu edebiyat mahveli" oluşturarak gösterirken, Tolstoy, bu yolda gerçek anlamda müstesna bir isim olacaktır. Tolstoy'un Kafkasya, Kırım seyahatleriyle, daha sonraları neredeyse daimî olarak ikametgâh seçtiği Kazan civarında içiçe yaşadığı Kazan Türk-müslüman hayatı Tolstoy'u derinden etkileyecektir. Baş­langıçta (Hacı Murat romanında) müslümanların hayat karşısın­daki duruşlarını, vatan ve hürriyete olan düşkünlüklerini büyük bir hayranlıkla yazılarına döken Tolstoy, daha sonraları bu ha­yat uslûbunu belirleyen asıl kaynağa inerek, geliştirmeye çalıştığı yeni bir (Rus-müslümanlığı) tasavvufi anlayışı, Kur'anî bir temele dayandırarak, müslümanca bir hayat tarzını kendi nefsinde yaşa­maya başlar. "Muhammed'in Kurana girmemiş sözleri" (Hadis) başlıklı çalışması, 1904'te İslâm reformist akımının önde gelen isimlerinden Muhammed Abduh'la mektuplaşmaları, sonrası müslümanlara ve islâma karşı her yerde, her zaman müsamaha­kar tavır sergilemesi, Tolstoy'un Ortodoks kilisesi tarafından afo­roz edilmesiyle sonuçlanacak, ancak o bu karar karşısında büyük bir tevekkülle, kiliseye; "beni iyi niyetli bir müslüman olarak kabul edin" deme cesareti gösterebilecek alicenap nadir Rus entelektü­ellerinden biri olacaktır.
Dehanın bir başka ismi olan Dostoyevski'nin islâma olan ilgi­si, islâmı içselleştirmekten ziyade, İslâmı ve müslüman hayatına dair yaptığı müşahedelerin, Rus hayatında nasıl tezahür edebile­ceğine yönelik endişeleri taşır. Dosto'nun bu endişeleri, kendisi­nin o yıllarda radikal bir anti-batıcı tepkiyle geliştirdiği Asyacılık (doğu) teziyle yakından ilgili olup, İslâm ve müslümanlara ilişkin tesbitleri, takdir ve gıpta etme seviyesinden öteye geçemeyecek­tir. Fakat yine de siyasî mücrim olarak cezasını çektiği Omsk'tan, Kırgız topraklarına (Semey) sürgüne giderken, kendisine son de­rece yabancı olan bozkır-müslüman dünyayı daha yakından tanı­mak için kardeşine yazdığı mektupta kendisine acilen bir Kur'an göndermesini" isteyecektir. Bozkır ve göçebe hayatının basit, sade ve gösterişsiz hali Dostoyevski'yi oldukça etkilemiş olmalı ki, "Suç ve Cezanın ünlü kahramanı Raskolnikov'un çektiği ruhî ıstırapların ancak göçebe, çoban Türk hayat tarzıyla, bir hayat sü­rerek kurtulabileceğini, günahlarından ancak böyle arınabilece­ğim söyler. Bu arada diğer meslekdaşları gibi, Hz. Muhammed'in de Hz. İsa gibi Allah'ın elçisi olduğunu dile getirir.
20.yy Rus toplum ve kültür hayatında yeni bir dönemle, İslâm, müslüman dünya ve Kur'an farklı bir bağlamda ele alınmaya baş­layacaktır. "Gümüş Çağ Edebiyatı" adı verilen bu dönemde Asya- bozkır-islâm dünyası yeniden tanımlanma ve anlamlandırma ça­basına girişildiği görülür. Bu tanımlamada yüzyıl başlarında (20. yy) Ruslara karşı gelişen Batı ırkçılığının da etkisiyle2 Rusya doğuyu (Asya) doğru çıktığı bu keşifte, pan-Moğolizm ve İskitçi- likten mülhem "Avrasyacılığa" ulaşacaktır. Batıya karşı geliştirilen bu tavır Asyanın manevî direnç ve tabiliğin sembolü olarak "kur­tarıcı göçebe" (bozkır kavimleri) ruhunda ifadesini bulan, kurta­rıcı "bozkır göçebe Mesihi", ahlâken çökmüş Batı uygarlığına ve
 
 
2 18.yy'dan itibaren Batı Avrupa karşısına bir güç olarak çıkmaya başlayan Rus olgusu, Avrupanın diplomatik ve akademi çevrelerinde ciddi bir problem olarak gelmeye başla­dığında, özellikle Rusların Avrupalı (aryen bir ırk) olup olmadıkları tartışmaya açılacak, ırkçı tezlerin hakim olduğu bu dönemden itibaren Rusların aryen olamayacakları, damar­larında bol miktarda Asyalı barbar kanı taşıdıkları iddiasıyla İskit yahut Moğol melezi olarak kabul edilecektir. Bknz, Marlene Laruelle," "Rusların Turancılık Meselesi, Tere. Derya Aydın, Turan Derg., S.15,2012, İst.
 
Rusyaya hayat verecek yegane itici güçtür. (s,l 13) Rus düşünce hayatında 20.yy'ın Avrupa merkezci sosyal, siyasi ve kültürel baskı ve hakim şartları karşısında islâm ve Türklük, çürü­müş batı burjuvazisi ve haçlı ruhuna karşı durabilme kabiliyetine sahip bir güç ve bir medeniyetin olduğu kadar, Rus milli uyanışı­nın da sembolü olur. Dolayısıyla bir yandan İslâma, Kurana ve Hz. Muhammede, diğer yandan Atilladan Kırgız çadırlarına, bozkır­lardan çoban hayatına atıfta bulunmakta bir beis görmezler. Bu durum, ünlü Rus filozof ve şairlerden Solovyov tarafından "...pan- Moğolizm, yabani bir isim de olsa, kulaklarımı okşuyor" derken, di­ğer taraftan aynı Slovyov, Allah'a olan hasbi iman konusunda, "... müslümanların ideali, tıpkı Muhammed gibi, "ben kalbimi Allah'a verdim" diyebilen ve gerçek hazzı sadece Allah ile rabıta kurarak hissedebilen kişidir. Ve Kuran, müminlerin teminatı olarak sadece Allah adına hayır işlediklerinin ifadesidir" (s, 103) diyebilmekte­dir. Burada daha da ilginç olan husus, Dostoyevski'nin "Büyük Engizatör Hakkında Efsanesinde gerçek inançtan uzaklaşan in­sanlığı bekleyen ve Doğu'dan gelecek Deccal dediği "sarı istilaya işaret etmesidir. Doğu'dan gelecek olan bu "sarı istilâ" gerçek dine yabancı "sarı pozitivizmin" temsilcisi olan Çin'dir. Çin dünya­sıyla, bozkır ve islâm dünyasını özel bir ihtimamla birbirinden ayırtetmekte oldukça titiz davranan Tolstoy'dan, Dostoyevski'ye, Turbetski'den, Gumilyev'e kadar önde gelen pek çok Rus düşü­nürünün belki de en önemli vasıflarından biri budur. Meselâ, bu konuda Gumilyev, hiç bir tevil yoluna sapmaksızın, bozkırların kadim pastoral hayat tarzını alt üst eden, eşyanın tabiatını bozan Çinliler için kullandığı tabir "Sarı Haçlılar" olacaktır. 317.yy'a ka­dar Türk-Tatar egemenliğinde kalıp, Timur'un Altın Ordu Han­lığını yıkmasıyla bağımsız bir devlet olabilme gücünü gösteren Moskova knezliği, Osmanlı Türkiyesinin Batıyla olan mücadelesi
____________________________________________________________________
3 .(Daha teferruatlı malûmat için, Bknz., L. N. Gumilyev, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları, C.I, 2003, İst.) Batı pozitivizmi ve liberalizmiyle Çin dünyası arasında metafo- rik bir ilişki kuran Rus mütefekkirlerinden Merejkovski, Çin in Batı Avrupa'dan tekrarla­makta olduğu dünya görüşü hakkında şöyle diyecektir. "Çin'in manevi temeli Lao-Tszı ve Konfıçüyus öğretileri -tam anlamıyla pozitivist, tanrısız, toprağa bağlı ve göğü (semavi) olmayan bir dindir" (s,107). Batı'dan ve batı menşeli her türlü tehlikenin önlenmesiyle, ebedi kurtuluşun ancak bozkır göçebeleri sayesinde gerçekleşebileceğini, söyleyen İvanov, Atilla üzerinden şöyle seslenecektir " Onların cennetini çiğne Atilla/ ve senin kandillerin/ Senin bozkırlarının çiçekleri/ Filizlenecek yeni bir hayat olarak boşlukta" (s,l 14)
 
ve atayurtla (Türkistan) bağlarını koparması sayesinde sınırla­rını Doğuya doğru genişletme imkânına sahip olur. Rusların, Batı Avrupaya doğru giriştiği bir kaç atak, çoğu zaman Osman­lı engeliyle akamete uğratıldığında, bataklıklar üzerine kurulan Petrograd, Rusya'nın Batılı olma sevdasının sevimli bir hatırası olarak kalmaktan öteye geçemeyecektir. Batılı sınıflandırmalarda Ruslar, zaman zaman Türklerden daha aşağıda yeralırlar.4 Rusla­ra karşı bu Batılı tavrın, özellikle 1853 Kırım harbinde müşahhas bir düşmanlık şeklinde tezahür etmesi (Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı) Rus toplumsal ve siyasi hayatını derinden etkileyerek, kendilerini yeniden sorgulamaya ve bu "dünya adası'nda mad­den olduğu kadar, manen de yerlerinin neresi olduğu ve "kim" oldukları cevabını aramaya itecektir. Arayışlar pek tabii olarak birtakım fikri ayrılıkları getirirse de, ekseriyetin fikri Rusya'nın yerinin aslında Batı olmamakla beraber, tam doğu da olmadığı, ama nihai olarak doğulu ve ortodoks oldukları kadar, islâm'da oldukları noktasında düğümlenir. Keza aynı dönem, islâm dün­yasına yönelik Batılı saldırılarının da yoğunlaştığı dönemdir. Bu "doğucu" tavır "bütün medeniyetlerin eşit olduğunu ve hiç bir medeniyetin diğerinden ileri veya geri olmadığım" söyleyen, bu konuda özellikle Danilevski'nin başını çektiği anti-Batıcı grup, İslâm doğusunun batı saldırıları karşısında ayakta kalmasının insanlık tarihi için bir lütüf olduğunu, Greko-Romen dünyasının Doğuya yönelişine en büyük engel teşkil etiğini" söyleyecekler­dir. (s, 109) Batının ekonomik, siyasi ve kültürel yönden baskın gücü karşısında Rus aydınları içinde başlangıçta ortaya çıkan fikir akımları arasında anti-batıcı tavır, aslında İskitçilik, Asya- cılık ve Doğuculuktan yola çıkarak, sömürgeci, liberal ve ırkçı Avrupaya karşı geliştirilen bilinçaltı tepkinin, Ekim devrimiyle intikamını aldığı bir başka ifade biçimidir. Nitekim sosyalist ger­ çekçiliğin meşhur şairlerinden Mayakovski bile geç bir zamanda kaleme aldığı şiirlerinde; "Eğer bugün ben, kaba Huni Eğilmek istemiyorsam karşınızda.../ Kahkahalar atacağım ve neşeyle,/ Tü­küreceğim suratınıza/ Ben, umursamaz sözcüklerin müsrifi ve mi­rasyedisi" (s,115) derken, Rus milli kimliğinin, Asyalı özünü, bir anlamda sosyalist devrimin evrensel başkaldırısıyla ilişkilendirir.
 
 
4 Batılı akademisyenlerin ırk tasnifinde Ruslar, gerek melezlikleri, gerekse çok eski bir köle sınıfının kalıntıları oldukları iddiasıyla Türklerden aşağıda, Çinlilerle-Moğollar arasında bir yerde yer almaktadırlar. Bknz., Marlen Laruelle, a.g.m., Turan Derg., S.15, 2012,1st.
 
Rus düşünce tarihi, Batıdan dışlanmakla islâma ve bozkır dünyasına vurgu yapar. Bu vurgu Leontiyevden başlamak üzere, Turbetskoylar ve Gumilevler (klasik Avrasyacılar) tarafından sis­tematik hale getirilerek, günümüzde neredeyse tamamen siyasal- laşmış olsa da (neo-Avrasyacılık) Atlantikçi dünya karşısında Rus ve Turan dünyası için hâlâ geçerliliğini koruyan bir dünya görüşü olacaktır.5 Bu anlamda Rus fikir hayatının islâma olan ilgisi, bir takım kişisel manevî ve felsefi arayışlar dışında, islâmı seçmek­ten ziyade, birincide kendi imparatorluk coğrafyasında yaşayan müslüman halkları "Büyük Rusya" ideali çerçevesinde bir bütün olarak muhafaza edebilmek, ikincide Atlantikçi Batı saldırganlı­ğı karşısında müttefik bir miğfer oluşturabilecek İslâm dünyası­nı kendi saflarına çekme gayesine maruf çabaları içerir. Nitekim Rusyanın yalnızlığının farkında olan ünlü şair Voloşin "Rusyanın Bizansla, Osmanlıyı, İslâmla, Hristiyanlığı birleştireceğini, Bizans ve İslâmın izdivacından Rusyanın yeni bir misyonla yeniden doğa­cağını" (s,151)düşünür.
Bunun dışında, inanç ve imam bazında islâm ve Kurana yak­laşımda (Hz. Muhammed (s.a.) hadisleri ve Kuran ayetleri) yapı­lan atıflarda, Hz. Muhammedle-Hz. İsa, Kur'anla-İncil arasındaki benzerliğine sık sık yapılan vurgular, semavî kitapların birbirinin tamamlayıcısı olduğu dikkate alındığında hiç te şaşırtıcı olmasa gerektir. Zira, şiir ve denemelerinde en çok atıf yapılan Kuran ayetleri arasında "Fatiha" suresinde Allah'ın mutlak kudret sahibi, alemlerin rabbi olduğuna dair tevhid anlayışı, "Kadr" suresinde kutsal kitabın indirilişi ve ruhaniyeti, Şems suresinde alemlerin yaratıcılığı, Haşr suresinde kıyamet günü, v.b. ayetler, tek Tanrı inancı taşıyan bütün dinlerin temel düsturlarından olup, hristiyan birisi için yabancı söylemler değildir. Bu arada zaman zaman çok eski müslüman kimliklerini (büyük ataları müslümanken, daha sonra hristiyanlaşan) hatırlayan Puşkin, Ahmatova, Dostoyevski, Gumilyev, Hlebnikov gibi bazı isimlere rastlanırsa da, en hüsni niyetli değerlendirmelerde, bu isimlerin Batılı-hristiyanî bir kül­tür ikliminin çocukları olarak, dünyevileşmiş ve tahrif edilmiş bir kitabın çelişkilerle dolu kilise vaazlarıyla, imanla-inkar, isyanla- tevekkül arasında çırpınan, şahsî bunalımlarla, entellektüel ıstı­rapları yansıttığı da bir başka gerçek olarak karşımıza çıkar.
 
 
5 Rus düşünce tarihinde, bozkır haklarının (Turanlılar) Rus ve Batı tarihine tesirleri hak­kında en teferruatlı malûmat için, Bknz., N. S. Turbetskoy, "Rus Kültüründe Turan Unsur- laır Üzerine", Tere. Arif Acaloğlu, Turan Derg., S.10, 2010, İst.
 
Tutçevden, Slovyov'a, Şuf'tan, Ahmatovaya, Ellis'ten, Yakuboviçe Nikitinden, Bunine, Berdyaevden, Danilevski ve Mayokovski'ye kadar Kuran ayetler ve Hadisler, göçebe müs­lüman kabile hayatının tabiliği, bozkırın vahşi asaletinin saflığı, İslâm ülkelerine yapılan seyahat intibaları, doğunun engin ta­savvur gücünün oluşturduğu zengin kültür ve edebiyat geleneği, kuzeyde sıkışıp kalmış slav dünyasında bıraktığı izler, bir yandan felsefede tasavvufî yeni düşünce arayışlarına, edebiyatta "Sebk-i Hindi"6 dediğimiz doğu tarzı şiir akımlarının doğmasına yol açar­ken, (Hafız Geceleri, O. Mandelştam, N.Gumilyev) diğer yandan
 
6 Hint üslubu ya da Hint tarzı anlamına gelen "Sebk-i Hindi" İran'da ortaya çıkmış, ancak Safeviler dönemindeki dini baskı nedeniyle İran'dan Babür imparatorluk sarayına giden İranlı şairlerce Hindistan'da geliştirilmiştir. Hint Edebiyatından da etkilenerek, Fars, Hint ve Türk şairleri üzerinde etkisini gösteren bu şiir tarzı, 17. yüzyılda bütün özellikleri ile Di­van edebiyatında da etkisini gösteren söz konusu üslubun anılan yüzyılda adebiyatımızda- ki belli başlı temsilcileri ise Na'ili, Neşati, İsmeti, Şehrî ve Fehim, Nefı (bazı özellikleriyle) 18. yüzyılda Nedim ve Şeyh Galip'dir. Bu üslupta kısa fakat özlü anlatıma önem verilmiş, sözü uzatan edebi sanatların kullanımından kaçınılmış, mürsel mecaz, kinaye, telmih vb. yoğun anlatımı sağlayan sanatların kullanılması yoluna gidilmiştir. Sözkonusu sanatların kullanılması, şiirde anlamın derinleşip zenginleşmesini sağlamış ve tasavvufa önemli bir yer verilerek, tasavvuf çekici bir konu haline getirilmiştir. Ancak, "Sebk-i Hindi" şairleri için tasavvufî ilgi, şiirde işlenen bir konu olmakla beraber, mutasavvıf şairlerde olduğu gibi gaye değil, daha ziyade önemli bir araç olmuştur.
 
Rus zihninde İslâm yeniden anlam kazanarak, Rusyanın "dünya adası'ndakî konumunu, millî kimliğinin teşekkülüyle, bir anlam­da Rus rönesansına, zemin hazırlayacaktır. Nitekim devrimin ilk yıllarında Sovyet Kızılordu nezdinde gazeteci olarak İran'a (Gü­ney Azerbaycan) gönderilen Hlebnikov "...ah müslümanlar, işte aynı Ruslardır ve islâm'da pekâlâ Rus olabilir" diyecektir. Ne var ki, tam da bu aşamada -belki de olgunlaşmadan, erken sayılan bir tarihte7- vuku bulan Sovyet devrimi, farkına varılmasa da bu rönesansı engelleyecek, hâttâ dünya gerçekliğinden seksen sene koparacağı gibi, herhangi bir medeniyet teşekkülü de gerçekleşti­remeyecektir. Bu hususta ihtiyatlı olmak kaydıyla8 belirtmek ge­rekirse, yukarıda mezkur satırlarda da bahsedildiği gibi-Sovyet devrimi, yozlaşmış, sömürgeci batı uygarlığına karşı, doğunun bir nevi intikamı ve doğulu yeni bir uygarlık kurma iddiası taşı­dığını da hatırlatmak gerekir.
Hesapçı, materyalist, indirgemeci, ırkçı ve sömürgeci Batı felsefî temellerine tersinden bir yaklaşımla karşılık (alternatif) geliştiren Sovyet ideolojisi, ne yazık ki Batının tuzağına bir defa daha düşerek, Rus tefekkür hayatının yüzyıllar içinde oluşturma­ya çalıştığı estetik, kültürel ve sosyal birikimi kendi varlık ala­nından çıkararak, rejimin felsefesini oluşturan günlük sıradan hayatın maddî gerçekliğine feda edecektir. Doğu ve İslâm, tıpkı batılıların yüzyıllardır empoze ettikleri biçimiyle, geri kalmışlığın, cehaletin adı olmakla, bunlara karşı girişilecek mücadelenin adı da adeta "Sovyet cihadına" dönüştülerek, geçmişe ait kutsal olan her şeye karşı korkunç bir yıkım ve katliam başlatacaktır.
 
 
7  Sovyet ihtilâlinin, sanayi devrimini ve doğal olarak milli demokratik devrim aşamasını gerçekleştiremediğinden hareketle, devrimin bir müddet sonra yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı tartışmaları bilindiği gibi Sovyet liderlerinden Lenin le, Troçki arasındaki en önemli ihtilâf konularından biri olacak ve daha sonraları Stalinist diktatörlük döne­minde rejim muhalifi, aydın ve siyasî önderlerin tasfiyesinde (Troçkist) gerekçe olarak kullanılacaktır.
8  "İhtiyatlı" olmayı özellikle belirtmemizin sebebi, her ne kadar Rus entelijansiyası batı uygarlığına karşı olsa da, netice itibariyle doğucusundan, slavofiline, batıcısından, sos­yalistine, anarşistine ve komünistine kadar bir şekilde "lineer gelişmeci" ve "indirgeme­ci" mantığıyla, Decart ve Newtoncu Batı felsefi çizginin belirlediği, kanunlar ve ilkeler çerçevesinde "karşıtlık" kurmuşlardı. Pek tabii olarak, anti-kapitalist Sovyet devriminin hemen hemen bütün argümanları da malûm olduğu üzere kapitalizmin sosyo ekonomik tahlilinden yola çıkan Marksist-sosyalist devrim ideolojisine dayanıyordu. Yanî, menşe olarak bir batılı ideolojiydi.
 
Devrimin bu yıkıcı etkisi, Rus yazarlarının eserlerine yan­sımakta gecikmeyecek, edebî eserlerde kullanılan semboller ve temalar, siyasî rejimin bakışma parelel olarak, eski dünyanın kutsalları ve değerlerinin yıkımında kullanılacaktır. Yeni Sovyet yazarlarının (meselâ, Blok ve Mayakovski) eserlerinde yoğun bir şekilde görülen bu sembolik değişimi Mayakovski; "...düşün­düm!/ Cebrail koralinin korosunda gider/ Yağmalanmış Allah ceza kesmeye/ Sokak ise çömelir ve bağırır:/ Hadi gidelim kafa çekmeye" mısralarıyla dile getirir, (s, 176)
Avrupayı alt üst eden siyasî karışıklıklar ve klasik imparator­lukların tarihten çekilme sancıları arasında gerçekleşen Rus devri­minin toplum ve aydın üzerinde yarattığı ağır travma karşısında, bu eseri kaleme alan sayın Asif Hacılı şu tesbitte bulunur: "Mayakoski ve Blok gibi birçok şair ve edebiyatçının dünya görüşünde gelecekle ilgili güven ve karamsarlık, öfke ve coşku, kararlılık ve şaş­kınlık gibi biribirine tezat teşkil eden duyguları bir araya getirmiş, bunun sonuçlarından olmak üzere, dünyanın bütün manzarası par­çalanmış, yapı çökmüş, bir çok edebî değer ve sembol alay konusu olmuş, Sovyet ateizminin temelleri belirmeye başlamıştır" (s, 177)
Kutsallıktan arındırılmış, batılı bir form olarak gelişen Sovyet rejiminin Rus düşünce hayatının seksen yıl sonra girdiği ikinci bir travma yaşadığı 90'lı yılların hemen ardından, genel bunalıma çare olarak, yeni nesil Rus entelektüellerinin 1920'li yıllarda tam da olgunlaşma aşamasında mülteci konumuna düşen "Avrasyacılık" metinlerini bulup çıkarmaları, Rusya'nın kaderinin bir defa daha doğuda olduğunu anlamaları da oldukça ironik bir durumdur.
Doğu (bozkır) dünyası ve İslâm aslında Rusya'ya yeni bir me­deniyet teşekkülünün kapılarını açabilirdi. İskitçilik, Doğuculuk ve Avrasyacı tarih felsefesinin teşekkül devrinde alınan mesafeler, bu oluşuma önemli malzemelerini sağlamış, hâttâ ağır hasarlı dö­nemin (1920) başlarında bile bu gelenek devam etmiştir.
'90'lı yıllarda Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan toplumsal ve siyasî buhran, Rus toplumunu yeni arayışlara sürüklerken, tıpkı işin başında olduğu gibi, yeniden İslâmla ta­nışmaya ve onu yeniden tanımaya zorladığı görülmektedir. Bu defa İslâm dünyasının tartışmasız biçimde Atlantikçi eşkıya me­deniyetin hegomanyası altında olduğu dikkâte alındığında, Rus­yanın kendi açısından işe Gaspıralı'nın cedit hareketiyle başlama­sı isabetli bir giriş olmakla beraber, eksiklik, hâttâ yer yer tarihî sapmalar gösterdiğini de belirtmeliyiz.
Başta ifade ettiğimiz gibi, Kur'an-ı Kerim, islâm ve doğunun Rus edebiyatında nasıl algılandığı bugüne kadar üzerinde hiç ça­lışma yapılmamış, bakir konulardan biri olmuştur. Elbette bunun siyasî, sosyal ve kültürel boyutları da vardır ve bunlar müstakil olarak üzerinde çalışılması gereken birbirinden önemli konular­dır. Ancak, kıymetli araştırmacı Asif Hacılı hocanın yapmış ol­duğu bu çalışma, sahasında bir ilk olduğu kadar, Türk okuyucusu ve münevverine birinci elden bir kaynak sunması hasebiyle, her şeyin fevkindedir.
Yayınevi olarak Asif Hacılı hocayı bu çalışmasından dolayı tebrikle, bu eserin hazırlanmasında yaptığı katkılardan dolayı Arif Acaloğlu'ya teşekkür eder, okurlarımıza Rusya, Asya bozkır ve İslâm dünyasıyla ilgili, popülizmden uzak, ciddi yeni eserlerle yolumuza devam edeceğimizi bildirir, saygılarımızı sunarız.
Acıbadem, 2012
(") Metin içinde geçen sayfa numaraları, elimizde bulunan "Rus Edebiyatında Kur'an-ı Kerim" adını taşıyan kitabın içinden yapılmış alıntıları göstermektedir. (E. C)